Ateşler yanıyordu ;
Tek dişi kalmış canavarların körüklediği ateşler,
Anadaolu’nun kızıl süt emmiş toprağında.
Mavi gözlü bir dev çıkageldi zaferlerin bağrından.
Kara kalpağı başında,
Postalları ayağında.
Milletin nefeleri,
Ardaında kılıç oynatacakları önderi bekliyordu,
Bağımsızlık kalesi için taş üstüne taş ekliyordu.
Ata, yasladığında
Sarışın bir kurt gibi,
Sırtını erimiş yüreklere
Sarıldı millet kahramanca,
Kamalara,tüfekere.
Çünü biliyordu Türk insanı,
Vatanın hürriyeti kendi elindeydi,
İstiklal hançeri ince belindeydi.
Cumhuriyete beyaz atlarla koşup
Sevdalıca titreterek üzengisini,
Şahlandırıyordu bu toprakların aziz evlatları,
Altlarındaki beyaz atları.
Ruhlarında tanrının ilahi nefesi,
Ve şahadet zamanı omuzlarında kanatları.
Analar kağnıları beşik,
Mermileri yavru belliyordu.
Çapalar , tırpanlar topraktan kopup,
Canavarların yüreksizliğini elliyordu.
Destanlar tutkuyla yazılıyordu Sakarya’dan Dumlupınar’a
Öyle bir tutkuydu ki ;
Tarlada ırgatların nasırlı ellerinden
Anadolu külhanlarının naralarına,
Karga kovalayan dadaların gülen göz bebeklerinden,
Dağlarda eşkıya mağaralarına kadar haykırıyordu.
Eceli gelmişti yıllar süren uyuyuşunun,
Dağ gibi adımlar atıyordu sevdalıları kurtuluşun.
Ve
Denize döküldü düşman.
Hayır!
Denize dökülen düşman değil,
Ulusun karanlık gündüzleriydi.
Tarihe gömülen vatanın yaprak dökümü güzleriydi.
Bir yoldu bu adını güneşin sırmalarından alan,
Bir yoldu bu esarete yol verenleri taşlayan.
Bu yol İstikalal Yolu’ydu…
Bu yolun bir ucu ateşlerdeydi,
Diğer ucu anaların saçlarının ağarışlarında!
Bir ucu güneşlerdeydi,
Diğer ucu yüreklerin bağırışlarında!
Ana Sayfa
Şiir
Makaleler
Haberler
Fotoğraflar
Biyografi






